KORKUYORUM

Filed Under Hayat 

20121201-164854

Korkuyorum!

Kahire’de yaşanan olayların kısa bir süre öncesinde festival için oradaydık. Uçak inerken şehrin üstündeki sıkışmış enerjiyi emdiğimi hatırlıyorum. Araçla otele doğru giderken; yollar, insanlar, binalar, reklâm tabelaları hepsi kederli bir hal içindeydiler. Böyle zamanlarda kendimi Yeşil Yol filminin John Coffey’si gibi hissediyorum. Bir farkla, ağzımı açtığımda içime işleyen acıları savuracak efektlerim yok. Ertesi gün piramitlere gittik. Yedi bin küsür yıllık taşlara dokunmanın verdiği karışık duygularla içeri girmek için sırada beklemeye başladık. Beş altı kişilik gruplarla, giren çıkan trafiği yapılıyordu. Bir altmış beş boya 53 kiloluk biri olarak dizlerimin üstünde, yanımdan en fazla bir kedi geçecek darlıkta, bir tünele girdik. Birkaç dakika geçmişti ki birden nefes alışım değişti. Sanki duvarlar üstüme yıkılıyordu. Kendimi telkin etmeye, o zamana kadar öğrendiğim tüm yöntemleri uygulayarak sakinleşmeye çalışsam da, önümde ve arkamda yürüyenleri zor durumda bırakmamak için, sorumluluk duygusu ile nefesimi tutsam da nafile… Duyulur duyulmaz biçimde ağzımdan şu cümle döküldü; ‘sanırım devam edemeyeceğim.’ Arkamdan gelen arkadaşım, eliyle o zor koşulda hızlıca nereye denk gelirse diye, ya sırtıma ya da ayağıma dokundu tam hatırlamıyorum, ama hissetiğim güç hem elinden hem de cümlesinden geldi; ‘Ben de korkuyorum.’…

Yedi Ocak iki bin on beş, Çarşamba öğlen saatleri… Sabah yeni kararlarla uyanmışım. Her gelen yeni yılla alınan kararlardan… İki bin on dört yılının ezici ağırlığı nihayet bitmiş. Bitişine az kala acıya tahammülüm azaldığından, her zaman yaptığım gibi acısını kendimden çıkarmışım. Bu sabah yeni sayfa. Daha sağlıklı bir hayat, daha çok çalış, astrologların söyledikleri, eşikte kırılan nar, milyarlarca insanın aynı güzel dilekleri…

Yılbaşı sabahı annemlere uğradığımda pasta yapıyordu annem. Her evin, ailenin diğerine ilginç gelen adetleri var. Bizim aile de öyle işte. Dünyanın doğum gününü tek mumlu pasta ile kutlarız. Bu yüzden kendi doğum günümden veya başka kutlamalardan ayrı tutarım yılbaşını. Tam da bu yüzden, hayata Heidi gibi bakmam hiç garip gelmemeli.

Tiyatroya geldim. Karlı bir gün. Sanatla ilgili birkaç arkadaş toplandık. Kafamda sürekli sorular. Ne yapmalı? Ağır bir saldırı var. Sadece tiyatro sanatının değil, her şeyin içini boşaltarak tek içerikle doldurmaya çalışan bir bakış açısı var. Şimdilik belki direkt etkilenmiyor gibi dursak da, yakındır. Zaten konu bizim tiyatronun ötesinde, gelecek kuşakların ‘Ne yaptılar?’ sorusunu boşa çıkarmamak. Yalnızca benim yaşadığım yerde değil bu saldırı, dünyanın her yerinde. Zannettiğimiz gibi din kadar küçük ölçekli olduğunu da düşünmüyorum, bu sadece bir araç. Daha ağır bir tablo görüyorum, her şeyle arama mesafe koydukça. Gördükçe korkum büyüyor.

Sürekli odağa oturmak isteyen topluluklar, kişiler, kurumlar örgütler… Gördükçe umudum sönüyor. Saat öğleden sonra üç- dört civarı haber düşüyor. Fransa’nın en ünlü mizah dergilerinden Charlie Hebdo’ya saldırı… On iki kişi öldürüldü…

Bir tel daha kopuyor içimden. Oysa dışarıda hayat devam ediyor. Kimi farkında değil, kimi ‘Ee n’apalım?‘ diyor, kimi ‘kötü, ama…‘ diye başlıyor, kimi oh olsun diyor, kimi tepkimi gördükçe acıyan gözlerle ‘bu kadar harap etme kendini’ diyor. Hızlıca, kimin neden yaptığı ile ilgili bilgi akışının başlamasıyla, taraflar yerini alıyor ve karşılıklı saldırı başlıyor. Yüz kırk vuruşla katarsise ulaşmanın dayanılmaz sarhoşluğu içinde insana ait her şeyi yerin dibine batırıyoruz. Birden, sarhoşlukla yetinmeyen ruhlar, aldıkları ilham ile bizim dergilerimizi hedef gösterip kötülük çıtasını bir seviye yukarı taşıyorlar. Görüntüleri görmedim, yazı vs okumamaya çalıştım. Gördüklerim, okuduklarım yetti, fişim çekildi.

Birkaç ay önce bir arkadaş oturduğumuz masada şu minvalde bir cümle kurmuştu; ‘Falanca arkadaş çok ön planda, tutmazlar onu orada.’… Tanıdığımız birinden söz ediyordu. Mesai yaptığımız, meydanlarda birlikte slogan attığımız… O ana kadar aklıma gelmediği gibi duymaya da hazır değilmişim ki ‘Öyle deme.’ dedim. Israrla söylemeye devam etti, ben yine ‘ama öyle deme lütfen.’ dedim. Israr devam edince ‘peki‘ diye ekledim ‘lütfen deme’nin ardına. Peki zarif bir kelimedir, akan suyu durduracak kadar da güçlü. Patlamadan önceki son nezakettir. Bu da durdurmayınca karşımdakini, dalgakıranı yıkılmış liman gibi döküldü yaşlarım.

Sonra, yazar- çizer arkadaşlarımı düşündüm. Bir sürü anının bu kadar hızlı bir araya gelip beynimin içinden akmasına hayret ederken, korku her hücremi esir aldı. Üstüne çaresizlik, kör ve dilsiz tepkisizlik. Böyle anlarda duymaya katlanamadığım akılcı cümleler falan.

Sevişince geçmeyecek acılarımız var. Sevişmemeyi tercih etmek bundan değil. Botları çıkarmadan sabaha kadar konuşmak sonra öylece devrilmek koltuğa, çoğalmanın daha hoş bir yolu olduğundan. Bu da bir tercih yani.

Ertesi gün oldu. Öğlen bir mesajla sürünerek kalktım devrildiğim koltuktan. Akşam, katliam için anma ve arkadaşlarımızı tehdit edenlere bir ‘nota’ vermek için toplanacaktık. En azından ben içini böyle doldurmuştum. Kim düşündüyse iyi etmiş dedim içimden. Memleketin tüm örgütlülerinden boşuna medet ummuyordum, herkese kucak açıp anlamak için boşuna paralanmıyordum. Artık arkadaşlarımı utanmadan arayabilecektim. İnternete girince önce kafam karıştı. İki ayrı saat için çağrı vardı. Sonra çağrıcıların yarattığı kafa karışıklığı. Tiyatroda bir tabir vardır ‘rol çalmak’ diye. Sahnede böyle ayıplar olduğunu görmüştüm de yaşamın içinde acıdan rol çalınabilineceğine ilk kez tanık oluyordum. Neyse iki çağrı birleşir canım nasılsa dedim. Yürüyüş başladı. Attığım her adımda, patlak megafondan çıkan çatlayan sesli her slogan ve tekrarıyla bir kez daha yerin dibine battım. Şimdi etten duvarlar üstüme geliyor, Kafkavari dönüşümüme tanık oluyorum. İstiklâl’in defalarca değişen zemininde, arasından akacağım bir ızgara bile yok. Ölenlerin yakınlarını düşünüyorum. Bizi duymuyor olmalarını diliyorum.

Korkuyorum; çünkü telaş içinde oturtulmaya çalışılan ‘siyasi zeminlerde’ eksen kayboluyor.

Korkuyorum; çünkü eleştirilen aslında sistemken, ona hizmet eden ülkenin temsilciliğinin önünde basın açıklaması yapmanın ne yaman bir çelişki olduğunun ayırdında olmayanlarla yan yanayım.

Korkuyorum; çünkü ‘korkmuyorum’ demek için ittiriliyorum ve bunu eleştirdiğimde doğmamış çocuğuna rağmen savunmada kaldığını görmek beni üzüyor.

Korkuyorum; çünkü sırf aidiyeti yüzünden alınan kararları dogma yapan arkadaşlarıma bunun biat etmekten farkı olmadığını anlatamıyorum.

Korkuyorum; çünkü hissediyorum. Herkesin yüzündeki korkuyu, biriken öfkeyi ve yıkıntıları duyuyorum.

Korkuyorum; çünkü tanışmadığım insanlar için bile bu kadar yanabilirken yüreğim, tanıdıklarıma bir şey olma fikri beni yiyip bitiriyor.

Korkuyorum; çünkü Heidi öldü. Artık deliğini arayan Alice var. Özgür Damla istediği yere düşer, çünkü tüm ezilenler ve buna razı gelmeyenler olarak biz Neverland veya günebakan insanlarıyız.

Berlin Duvarı aslında yapılma sebebi için dalgakıranmış sanki. Yıkmaya çalıştığın şeyle uğraşırken kendi içini öyle boşaltmışsın ki yendiğini zannettiğinde düşmanını, yıkıntılar arasında kalmışsın. Bugün mizahçıya, kalemin en naif haline yapılan bu saldırı dalgakıranın yıkılması gibi geliyor bana.

Bu yazıyı yazmak istedim; okunsun diye değil, ama yazarsam biraz olsun acımla ve korkumla yüzleşebilirim dedim.

Bu yazıyı yazmak istedim; öyle siyasi çıkarımlarla, tespitlerle, tarihteki diğer olaylarla karşılaştırıp ışık tutsun diye değil. Bunu zaten yerli yabancı bir sürü bilgili insan yapıyor. Benim o kadar aklım yok. Elimden geldiğince duygumu anlatabilmek için…

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü bir arkadaşım yazsana dedi o’nu dinledim.

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü hüznüm öfkeme, öfkem dayanılmaz bir acıya dönüştüğünde ve bunu sokakta akıtabileceğimi düşündüğümde ‘gel’ diye ilk aradığım çizer arkadaşıma özür borcum olduğunu hissetiğim için.

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü her sokağa çıktığımızda, buluştuğumuz kalabalıkları yakalamışken bir çırpıda siyasi tarihi ve sloganlarını attırmak değil mesele. Bazen sadece durabilmeliyiz elele. Sükûnetle acı çekebiliriz birlikte.

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü korktuğumu söylemekten veya yazmaktan korkmuyorum!

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü korkuyorum!

Bu yazıyı yazmak istedimbelki de tek ihtiyacım ‘ben de’ sesini duymak için…

9 ocak 2015 Cuma 13:00

Comments

Leave a Reply