kaleidoscope_leaves

Bir yıl önce bir yazı yazmıştım. Yazdığım onlarca sayfayı bir kenara bırakarak, Damlalık’a o yazıyı koydum. Bir yıl sonra, akan zaman ve sayfaların ardından aynı tarihlerde bu satırlar çıktı, kaleydoskopla bakmaya çalıştığım hayattan.

Yerel seçimlerden birkaç hafta önceydi. Bir pazar günü oyundan çıktık dekorlarla taksiye bindik. Yolda gördüğümüz tüm Kadıköy belediye başkan adaylarının afişlerindeki tasarım ve cümleleri eleştirip kendimizce konuşuyorduk. Sıra inmeye geldi, önden indim eşyaları almak için… Arkadan bozuk para yüzünden bir tartışma yaşandığını görünce geri döndüm. Konu uzadı. Polis geldi. O sırada ezan başladı. Taksi şöförü birden düğmesine basılmış gibi ‘dinsiz, kitapsız bunlar…’ diye bağırmaya başladı. Bu kanıya varabileceği hiçbir cümle kurulmamıştı oysa. Sonrası bende biraz flu. Son hatırladığım ellerim adamın iki yakasındaydı. İki memurun korku dolu ve çaresiz gözlerini hatırlıyorum. Adamın yaptığının nereye varacağını anlamanın çaresizliğiydi. O bakışlarla bir an durdum. Sanırım anlatabilirim duygusuyla başladım uzun ve  kendimce mantıklı cümle kurma çabalarıma. Detayları hatırlamadığım deli konuşmam, bu saçmalığın boyutunun hepimizi aştığını ve her mahallenin Sivas’a dönebilme tehlikesine işaret ettiğim kelimelerle son buldu.

Dün akşam yedi civarı bağlarbaşında Hilmi Türkmen’in konuşmacı olarak katılacağı ve Validebağ korusu ile ilgili ‘projesini’ anlatacağı sempozyuma valideler gitmeye karar vermişler. Bana da haber verdiler, ama gezi sayesinde tanıştığım çok sevgili kardeşler şehir dışından ziyarete gelmişlerdi. Henüz buluşmuştuk ki telefonum çaldı. Özlem telaşla durumu anlattı. Hemen avukat, duyuru için örgütlü bir arkadaş ve basın desteği için gazete üçgenini ararken, misafirimi de alıp düştüm yola. Yolda karakola götürüldüklerini öğrenince yönümüzü oraya çevirdik. Ulaştığımızda arkadaşlarımızı görmek istedik. Avukat mısınız diye sordular. Hayır dedim. Öyleyse olmaz dediler. Neden diye sordum. Öyle dediler. Bu cevabı kabul etmediğimi ve gözaltı veya tutukluluk durumu mu var ki arkadaşlarımı göremiyorum dedim. Hayır dediler. Karşılıklı şikayet var ve buraya getirdik dediler. O zaman görmemde bir sakınca olamayacağını söyledim. İçeri girdim. Hepsini tek tek gördüm. Hakan’ın kulağı kanıyordu. Makinasını almışlar. Karakolda nedense içilecek su ve kullanılacak tuvalet yoktu! Ufak bir şey değildi atlattıkları. Bunu daha sonra ortam biraz sakinleyince dinleyecektim. Onsekiz arkadaş, onikisi kadın ve onikinin dokuzunda validebağ kelimesinin her harfi yazan tişörtlerle pasif eylem için salona girmek istemişlerdi. Binanın dışında zabıta, güvenlik ve sivil giyimli kim oldukları belli olmayan kalabalık bir grup tarafından darp edilmiş, merdivenlerden yuvarlanmış, canlarından çok onurları acımıştı. Arkada bitiveren polis, çevik sivil kızlı-erkekli memur toplamı belki de gözdağının verildiğinden emin olunca, bir linci şimdilik kendince önlemişti. Yüzlerindeki kırgınlık bundan, korku ve kızgınlık ise yerde düşmüşken yüz kadar kişinin, ‘dinsizler’ en hafifi olmak kaydıyla, sözle ve hırpalamak adı altında tacize girebilecek hamlelere maruz kalırken neden bu kadar az kişi olduklarını kendilerine sormalarındandı. Oysa soru, onların kendilerine değil bizim kendimize sormamız gereken bir soruydu. Tabir yerindeyse kendi çöplüklerinde horozların dikleneceğini bile bile kuzuyu kurda bırakıvermiştik. Naifliğimizi ve her defasında bu kadar da olmaz, yapmazlar diye düşünebilme gücümüzü kaybetmemek uğruna mı böyle olmuştu yoksa örgütlenmeyi, yol çizmeyi, öngörü geliştirmeyi mi becerememiştik bilemiyorum. Bu sorunun cevabını birarada veya tek tek bulmalıyız sanırım. Aslolan yaşam diyorsak, ne feda olmalı ne feda etmeliyiz. Bir daha asla! Ne bir insan, ne bir ağaç, ne bir sincap! Ne devrim, ne başka birşey uğruna kimse ölsün istemiyorum. Benim ölü değil, yaşayan herkesin kendi hayatının kahramanı olduğu kardeşlerim olsun artık. Bugün yetmişlerinde bir tanıdığıma dediğim gibi, sizin Deniz’leriniz bizim Berkin’lerimiz… İstemiyorum bu acıyı kimseye miras bırakmayı.

Validebağ’da milletvekiline kafa tutan hanım sivilimiz bu sefer de sahada, arkadaşlarımızın kollarını büküp, konuşmayı öğretmekle tehdit etmekteydi. İşin en tatsız yanı ise karakolun önünde beklerken, yanaşan arabanın içine eğilip yavru kedi edasıyla ‘Avukat mısınız?’ diye sormamla, sokak lambasının bile aydınlatamadığı yüzüyle hayırı yapıştırması ve benim kendi salaklığımla yüzleşmem aynı anda oldu.

Sonra mı?

Avukatlar, incinmiş ama boyun eğmeyen ruh kardeşler toplaştık. Bunu gören kalkanlı maskeli çevikler barikatı kurdu. Haliyle benim de sorularım oldu. Arkadaşlarımız hem şikayet edilen hem de şikayetçi ise neden sigara içmeye çıkamıyorlar? Tuvalet? Bu ay vereceğim vergiden düşeceğim olmaz bu kadar, bir bardak su verilmez mi? Darp edilmiş arkadaşlarımızı darp edenler nerede? Arkadaşlarımızdan kim şikayetçi olmuş? Karakolda neden ve ne hakla fotoğraf makinasının kayıtlarını sildiniz? Şimdi çevik tam olarak kimi kimden koruyor?

Arada sorulara da muhatap oluyorum.

-       Evet. Bunun sanatçı olmamla ilgisini kuramadım?

-       Hayır işsizlikten değil. Ayrıca işim var. Yok daha neler, kariyerime burdan devam etmek?

Şikayet edenler nerede?

-       Onlar başka karakoldalar, güvenlik sebebiyle.

Bu cevaptan kısa bir süre sonra, sırtında zabıta yazan montlu dört kişi giriş yaptı Doğancılar’a.

Onları bir daha görmedim.

Sonra hastaneye doğru yola çıkıldı. Karakoldan çıkarken alkışlandı arkadaşlarımız. Cesaretleri kutsandı. ‘Devrim’ yolunda bir apolet konduruldu yakalarına. Ürkek bakışlarını devrimci gülüşlerine sakladıklarını gördükçe içim yandı. Ben alkışlayamadım. Kollarımı kendime sardım.

Bir düğün konvoyu edasıyla gidilen yol… Varılan hastanede süreç bir o kadar uzun sürdü.

Deniz’le konuşurken, durumun saçma gerçekliğine yükleyemediğim anlamı, komikmiş gibi yaptığımız konuşmalara sıkıştırmaya çalışırken, bir hıçkırıkla çevirdim kafamı. Genç bir adam kollarını sarmış kendine için için ağlıyordu. Kendisine sakin olmasını söyleyen yanındakilere sordum ne oldu diye, yirmi yaşındaki kardeşi ölmüştü.

Önce elini tuttum, sonra kollarını gevşettim, sarıldım, başımı omuzuna koydum. Artık acısını akıtıyor, ağıdını yakıyordu. Rıdvan’dı kardeşinin adı. Kendi adını sormadım. Ağladıkça rahatladı, rahatladıkça anadilinde ağladı. Ne dediğini bilemedim ama anladım. Tek gerçek ve anlam o andı.

İfadeler için karakola dönüş.

Saldırı gerçek, saldırı aleni. Saldırı kanıtlı. Gözaltı yok. Tutuklama yok. Dolayısıyla ‘serbest bırakılma’ yok. ‘İki taraf’ için de. Tüm gazetelerde böyle haber olmasına rağmen, olan tek gerçek, karakol sürecinin bilinçli olarak yavaş işletilmesi. Bu algımızı ‘tutsaklık’ kavramına yerleştirmek, korkutmak, hedef şaşırtmak. Sonra mı? Zaman tünellerinde ‘trendtopic’e bile giremeyen başlıklara sıkışarak içi boşalan haykırışlar. Düzenlenen yürüyüş ve basın açıklamaları. Sormayı unutturulan sorular. Hayır! O görüntüler buraya gelecek! Kim kime eziyet etmiş bilinecek!

Eve geç döndüm, ne anahtar, ne başka bir şey yoktu öylece fırlamıştım. Evde bir zılgıt bekliyordu beni. Salak mıydık biz? Gandhi ölmüştü, hâlâ ne umuyorduk? Ali İsmail döve döve öldürülmüştü! İşte o an dişlerimi sıktım. Evimde, korunaklı alanımdaydım ağlayabilirdim. Ama yalnızım. Yine de tutmaya çalıştığım gözyaşlarım akarken şöyle fısıldadım; ‘ biliyorum, ama onlara benzemek istemiyorum. İstemiyoruz.’

Dünyanın ve yaşadığım coğrafyanın tarihine atılmış yüzlerce acı çentiğinin, benim için taze tanıklığı olanı Sivas’tır. Dün sokakta, bugün bir ‘uluslararası toplantı’da bu endişeyle yaşamak bundandır. Takunyayı postal etmişlerin intikam naralarında boğulmayı reddediyorum.

Hukuk don lastiği gibi çekiştiriliyorsa bugün, yasayı yorumlama işini keskin zekalar üstlenecek! Hepimiz yeni bir ‘yol haritasında’, rozetle aidiyet edinerek ‘örgütlenmek ve örgütlemekle’ yetinmeden, ezberleri bozarak sorular sormaya devam edeceğiz. Gazetecilikten, sosyalmedyaya, bildiriden, slogana, yöntemden araca yeniden kuracağız dilimizi. Bir daha ‘zaman aşımlarında’ dağlatmayacağız vicdanlarımızı. Yırtık ayakkabılarda acıları ihlal etmeyeceğiz.  Birbirimizi ‘18’ bırakmayacağız.

Çok incindik, incitmemeye söz vermişler birleştik.

yine de sen bilirsin

22/11/2014