Bundan iki yıl önce gezi ile ilgili bir toplantıda tanıştığım biri gezi parkında yaşananları anlatan bir oyun yazdığını söyledi. Gezi; yeni tanışan, yeniden tanışan, buluşan, kavuşan, kimileri için yeni bir soluk, kimileri için kaybolan umutlarına ekilen tohum olmuş güzel ayaklanma.

Hayat benim için hiç bu kadar özel akmamıştı. Gezi Parkı’nda ve oradan yayılan kelebekler ile yaşam bu kadar anlam kazanmamıştı. Bu coşku beni daha önce denk gelmediğim bu sebeple biraz da utandığım ve telafi etmek duygusu ile bu yazarın oyununu oynamaya itti. Yine aynı coşku, tiyatromuzun yolculuğunda mutlaka gezi ruhunun nefesinin ve kelimelerinin buluması gerektiği duygusunu hissettirdi. Bunun için elimden geleni yapmaya hazırdım.

Bu uğurda aldığım tiyatro eğitimi ve güvendiğim tiyatro insanlarının uyarılarına kulak tıkadım. Çünkü oyun teknik olarak sahnelenmekte güçlükleri olan bir metindi. Yine de arkasında durmaya çalıştım. Oyunun sahnelenmesi için koşulları bir türlü oluşturamıyorduk. Çünkü önce ana durağı inşa etmemiz gerekiyordu.

Yolculuk zor işmiş. Her yol asfalt değilmiş. Mıcırlı yollardan geçilirmiş. Bu yollardan geçerken canınız patlamasın diye camınızı elinizle tutmanız gerekirmiş. Ben de öyle yaptım.

Yazar ile her buluşma, görüşme bu camı tutarak geçti. Oyunu bir türlü koyamamamızı bir inşa sürecinde yaşadığımız zorluklardan değil, korkumuzdan olduğuna inanıp bizi de inandırmaya çalıştı.

Bir oyun kolay çıkmıyor. Herkesin birbirini paçasından çekerek yaşadığı bu topraklarda hiç bir şey kolay olmuyor, aşk bile…

Yılmadan aşkla devam ettik yolumuza. Bir metin, metin için yazılmış söz ve notalar, reji, oyuncu, koreograf, dekor ve kostüm için tasarım, ışık, teknik ve devam edebilmeniz için omuz veren dostlar… Hepsi yeni dostlarla buluşup tanışmak için. Bu dostlara tiyatroda seyirci deniyor. Hepimiz aynı şeye can veriyoruz. Biz de canlarımızı dişimize takıp pes etmeden ipi göğüsledik.

Peki bu kadar emek ne oldu da çöpe atıldı?

Tüm handikap ve sancısına rağmen bir oyun prömiyer günü niye kalktı?

Bu sorunun cevabı maddi değildir. Korku hiç değildir. Korkmadığımdan değil elbet; ihanetten, kötülükten korkarım mesela.

Oyunun kaldırılma sebebi onurumuzu korumak içindir.

Aynı ilkeli duruşu göstererek gerek bu yazıda, gerekse başka bir yerde detaylara girmek istemiyorum.

Bir tiyatronun oyun kaldırması çok zordur. Ölüm gibi bir şey olur. Bir cenaze çıkar. Bir yas tutulur. Yaralara merhem sürülür. Bunu bilmeyenlerin sanatla işi olamaz.

Oyunun kaldırılmasından kısa bir süre sonra yazarı tarafından verilen röportajı okuduğumuzda içimizin nasıl acıdığını anlatamayız. Aslında anlatabiliriz. Çünkü tam da bu sebepten kaldırmıştık oyununu. Bu kötülüğün devam etmemesi için.

Bu yazı ne bir tekzip, ne bir resmi açıklama, ne de bir savunma.

Ortaya karışık bir iç dökme.

Bu yazıyı yazmamak için aradım sözün sahibini. Neden diye sordum sadece. ‘kimse bana böyle bir şey yapamaz benden uzak durun’ deyince sorumun cevabını aldım. Kimse kimseye bir şey yapmaz, herkes kendine yapar.

Demek ki mesele kişisel egonun aldığı zararla kılıç çekmek ve saldırmaktı. Bunu anlamış ve ötesinde teyid etmiş olmak bizi resmi bir yazı yazmaktan vazgeçirdi.

Röportajı yayınlayan portaller için de üzgünüz. Bu ego savaşını göremedikleri, her şeyin karşıtlığı ile varolduğunu bilemedikleri, bu kötülüğe alet oldukları için üzgünüz. Bu siteleri habercilikle değil magazincilikle değerlendirdiğimiz için tekzip yayınlamayacağız. Bugünkü hukuk düzeni ve siyasi iktidardan medet ummayacağımız için mahkeme yollarına da başvurmayacağız.

Kollektif bilinç ve emek “ben” demeyi kaldıramaz. Bu sebeple “biz” olmayı başaramayan bir ‘cümle kurucusu’ veya ‘söz ve nota birleştiricisi’ olarak kalmak isteyenlerle yürüyemeceğimiz için bir oyun kaldırıldı.

“Biz” olmanın kıymetini hatırlatan geziyi anlatmak için ısrarcı olmak, bu sıfatla devam etmek, en hafif tabiri ile kelebeklere ve etkisine haksızlık olurdu.

Kolum yoruldu, çektim elimi. Camımız çatladı canımız yandı ancak canlarımız patlamadı.

Kulak tıkamama rağmen omuz çekmek bir yana birlikte yürümeyi bırakmayan ve canı yanan tüm yoldaşlarımdan özür dilerim.

Bu bir mağduriyet meselesi değildir. Bir karardır. Tiyatro olarak bir karar aldık. Kararımızın arkasındayız. Taraflaşmak, taraflaştırmak niyetinde değiliz.

Bugün bize yıllardır kendimizi adayıp sanat disiplini tiyatronun toplum için mi sanat için mi sorusuna mecburi cevabı bulduran bir dayatma ile yaşamaktayız.

Bugün sanat biz olabilenler için. Aklımıza ruhumuza ancak bu şekilde sahip çıkabiliyor, tanıklık ettiğimiz bu vahşi düzene tiyatro ile tahammül ve direnç gösterebiliyor ve öyle hayata tutunabiliyoruz.

Kapımız hoyratlıkları dışarda bırakarak giren herkese açık.

Yoldaş olmayı kimselerden öğrenecek değiliz. Haklı olduğunu bilmekle yetinenler olarak  buradayız biraradayız çoğalıyoruz.

Sizi de bekleriz.

KORKUYORUM

Filed Under Hayat | Leave a Comment 

20121201-164854

Korkuyorum!

Kahire’de yaşanan olayların kısa bir süre öncesinde festival için oradaydık. Uçak inerken şehrin üstündeki sıkışmış enerjiyi emdiğimi hatırlıyorum. Araçla otele doğru giderken; yollar, insanlar, binalar, reklâm tabelaları hepsi kederli bir hal içindeydiler. Böyle zamanlarda kendimi Yeşil Yol filminin John Coffey’si gibi hissediyorum. Bir farkla, ağzımı açtığımda içime işleyen acıları savuracak efektlerim yok. Ertesi gün piramitlere gittik. Yedi bin küsür yıllık taşlara dokunmanın verdiği karışık duygularla içeri girmek için sırada beklemeye başladık. Beş altı kişilik gruplarla, giren çıkan trafiği yapılıyordu. Bir altmış beş boya 53 kiloluk biri olarak dizlerimin üstünde, yanımdan en fazla bir kedi geçecek darlıkta, bir tünele girdik. Birkaç dakika geçmişti ki birden nefes alışım değişti. Sanki duvarlar üstüme yıkılıyordu. Kendimi telkin etmeye, o zamana kadar öğrendiğim tüm yöntemleri uygulayarak sakinleşmeye çalışsam da, önümde ve arkamda yürüyenleri zor durumda bırakmamak için, sorumluluk duygusu ile nefesimi tutsam da nafile… Duyulur duyulmaz biçimde ağzımdan şu cümle döküldü; ‘sanırım devam edemeyeceğim.’ Arkamdan gelen arkadaşım, eliyle o zor koşulda hızlıca nereye denk gelirse diye, ya sırtıma ya da ayağıma dokundu tam hatırlamıyorum, ama hissetiğim güç hem elinden hem de cümlesinden geldi; ‘Ben de korkuyorum.’…

Yedi Ocak iki bin on beş, Çarşamba öğlen saatleri… Sabah yeni kararlarla uyanmışım. Her gelen yeni yılla alınan kararlardan… İki bin on dört yılının ezici ağırlığı nihayet bitmiş. Bitişine az kala acıya tahammülüm azaldığından, her zaman yaptığım gibi acısını kendimden çıkarmışım. Bu sabah yeni sayfa. Daha sağlıklı bir hayat, daha çok çalış, astrologların söyledikleri, eşikte kırılan nar, milyarlarca insanın aynı güzel dilekleri…

Yılbaşı sabahı annemlere uğradığımda pasta yapıyordu annem. Her evin, ailenin diğerine ilginç gelen adetleri var. Bizim aile de öyle işte. Dünyanın doğum gününü tek mumlu pasta ile kutlarız. Bu yüzden kendi doğum günümden veya başka kutlamalardan ayrı tutarım yılbaşını. Tam da bu yüzden, hayata Heidi gibi bakmam hiç garip gelmemeli.

Tiyatroya geldim. Karlı bir gün. Sanatla ilgili birkaç arkadaş toplandık. Kafamda sürekli sorular. Ne yapmalı? Ağır bir saldırı var. Sadece tiyatro sanatının değil, her şeyin içini boşaltarak tek içerikle doldurmaya çalışan bir bakış açısı var. Şimdilik belki direkt etkilenmiyor gibi dursak da, yakındır. Zaten konu bizim tiyatronun ötesinde, gelecek kuşakların ‘Ne yaptılar?’ sorusunu boşa çıkarmamak. Yalnızca benim yaşadığım yerde değil bu saldırı, dünyanın her yerinde. Zannettiğimiz gibi din kadar küçük ölçekli olduğunu da düşünmüyorum, bu sadece bir araç. Daha ağır bir tablo görüyorum, her şeyle arama mesafe koydukça. Gördükçe korkum büyüyor.

Sürekli odağa oturmak isteyen topluluklar, kişiler, kurumlar örgütler… Gördükçe umudum sönüyor. Saat öğleden sonra üç- dört civarı haber düşüyor. Fransa’nın en ünlü mizah dergilerinden Charlie Hebdo’ya saldırı… On iki kişi öldürüldü…

Bir tel daha kopuyor içimden. Oysa dışarıda hayat devam ediyor. Kimi farkında değil, kimi ‘Ee n’apalım?‘ diyor, kimi ‘kötü, ama…‘ diye başlıyor, kimi oh olsun diyor, kimi tepkimi gördükçe acıyan gözlerle ‘bu kadar harap etme kendini’ diyor. Hızlıca, kimin neden yaptığı ile ilgili bilgi akışının başlamasıyla, taraflar yerini alıyor ve karşılıklı saldırı başlıyor. Yüz kırk vuruşla katarsise ulaşmanın dayanılmaz sarhoşluğu içinde insana ait her şeyi yerin dibine batırıyoruz. Birden, sarhoşlukla yetinmeyen ruhlar, aldıkları ilham ile bizim dergilerimizi hedef gösterip kötülük çıtasını bir seviye yukarı taşıyorlar. Görüntüleri görmedim, yazı vs okumamaya çalıştım. Gördüklerim, okuduklarım yetti, fişim çekildi.

Birkaç ay önce bir arkadaş oturduğumuz masada şu minvalde bir cümle kurmuştu; ‘Falanca arkadaş çok ön planda, tutmazlar onu orada.’… Tanıdığımız birinden söz ediyordu. Mesai yaptığımız, meydanlarda birlikte slogan attığımız… O ana kadar aklıma gelmediği gibi duymaya da hazır değilmişim ki ‘Öyle deme.’ dedim. Israrla söylemeye devam etti, ben yine ‘ama öyle deme lütfen.’ dedim. Israr devam edince ‘peki‘ diye ekledim ‘lütfen deme’nin ardına. Peki zarif bir kelimedir, akan suyu durduracak kadar da güçlü. Patlamadan önceki son nezakettir. Bu da durdurmayınca karşımdakini, dalgakıranı yıkılmış liman gibi döküldü yaşlarım.

Sonra, yazar- çizer arkadaşlarımı düşündüm. Bir sürü anının bu kadar hızlı bir araya gelip beynimin içinden akmasına hayret ederken, korku her hücremi esir aldı. Üstüne çaresizlik, kör ve dilsiz tepkisizlik. Böyle anlarda duymaya katlanamadığım akılcı cümleler falan.

Sevişince geçmeyecek acılarımız var. Sevişmemeyi tercih etmek bundan değil. Botları çıkarmadan sabaha kadar konuşmak sonra öylece devrilmek koltuğa, çoğalmanın daha hoş bir yolu olduğundan. Bu da bir tercih yani.

Ertesi gün oldu. Öğlen bir mesajla sürünerek kalktım devrildiğim koltuktan. Akşam, katliam için anma ve arkadaşlarımızı tehdit edenlere bir ‘nota’ vermek için toplanacaktık. En azından ben içini böyle doldurmuştum. Kim düşündüyse iyi etmiş dedim içimden. Memleketin tüm örgütlülerinden boşuna medet ummuyordum, herkese kucak açıp anlamak için boşuna paralanmıyordum. Artık arkadaşlarımı utanmadan arayabilecektim. İnternete girince önce kafam karıştı. İki ayrı saat için çağrı vardı. Sonra çağrıcıların yarattığı kafa karışıklığı. Tiyatroda bir tabir vardır ‘rol çalmak’ diye. Sahnede böyle ayıplar olduğunu görmüştüm de yaşamın içinde acıdan rol çalınabilineceğine ilk kez tanık oluyordum. Neyse iki çağrı birleşir canım nasılsa dedim. Yürüyüş başladı. Attığım her adımda, patlak megafondan çıkan çatlayan sesli her slogan ve tekrarıyla bir kez daha yerin dibine battım. Şimdi etten duvarlar üstüme geliyor, Kafkavari dönüşümüme tanık oluyorum. İstiklâl’in defalarca değişen zemininde, arasından akacağım bir ızgara bile yok. Ölenlerin yakınlarını düşünüyorum. Bizi duymuyor olmalarını diliyorum.

Korkuyorum; çünkü telaş içinde oturtulmaya çalışılan ‘siyasi zeminlerde’ eksen kayboluyor.

Korkuyorum; çünkü eleştirilen aslında sistemken, ona hizmet eden ülkenin temsilciliğinin önünde basın açıklaması yapmanın ne yaman bir çelişki olduğunun ayırdında olmayanlarla yan yanayım.

Korkuyorum; çünkü ‘korkmuyorum’ demek için ittiriliyorum ve bunu eleştirdiğimde doğmamış çocuğuna rağmen savunmada kaldığını görmek beni üzüyor.

Korkuyorum; çünkü sırf aidiyeti yüzünden alınan kararları dogma yapan arkadaşlarıma bunun biat etmekten farkı olmadığını anlatamıyorum.

Korkuyorum; çünkü hissediyorum. Herkesin yüzündeki korkuyu, biriken öfkeyi ve yıkıntıları duyuyorum.

Korkuyorum; çünkü tanışmadığım insanlar için bile bu kadar yanabilirken yüreğim, tanıdıklarıma bir şey olma fikri beni yiyip bitiriyor.

Korkuyorum; çünkü Heidi öldü. Artık deliğini arayan Alice var. Özgür Damla istediği yere düşer, çünkü tüm ezilenler ve buna razı gelmeyenler olarak biz Neverland veya günebakan insanlarıyız.

Berlin Duvarı aslında yapılma sebebi için dalgakıranmış sanki. Yıkmaya çalıştığın şeyle uğraşırken kendi içini öyle boşaltmışsın ki yendiğini zannettiğinde düşmanını, yıkıntılar arasında kalmışsın. Bugün mizahçıya, kalemin en naif haline yapılan bu saldırı dalgakıranın yıkılması gibi geliyor bana.

Bu yazıyı yazmak istedim; okunsun diye değil, ama yazarsam biraz olsun acımla ve korkumla yüzleşebilirim dedim.

Bu yazıyı yazmak istedim; öyle siyasi çıkarımlarla, tespitlerle, tarihteki diğer olaylarla karşılaştırıp ışık tutsun diye değil. Bunu zaten yerli yabancı bir sürü bilgili insan yapıyor. Benim o kadar aklım yok. Elimden geldiğince duygumu anlatabilmek için…

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü bir arkadaşım yazsana dedi o’nu dinledim.

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü hüznüm öfkeme, öfkem dayanılmaz bir acıya dönüştüğünde ve bunu sokakta akıtabileceğimi düşündüğümde ‘gel’ diye ilk aradığım çizer arkadaşıma özür borcum olduğunu hissetiğim için.

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü her sokağa çıktığımızda, buluştuğumuz kalabalıkları yakalamışken bir çırpıda siyasi tarihi ve sloganlarını attırmak değil mesele. Bazen sadece durabilmeliyiz elele. Sükûnetle acı çekebiliriz birlikte.

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü korktuğumu söylemekten veya yazmaktan korkmuyorum!

Bu yazıyı yazmak istedim; çünkü korkuyorum!

Bu yazıyı yazmak istedimbelki de tek ihtiyacım ‘ben de’ sesini duymak için…

9 ocak 2015 Cuma 13:00

kaleidoscope_leaves

Bir yıl önce bir yazı yazmıştım. Yazdığım onlarca sayfayı bir kenara bırakarak, Damlalık’a o yazıyı koydum. Bir yıl sonra, akan zaman ve sayfaların ardından aynı tarihlerde bu satırlar çıktı, kaleydoskopla bakmaya çalıştığım hayattan.

Yerel seçimlerden birkaç hafta önceydi. Bir pazar günü oyundan çıktık dekorlarla taksiye bindik. Yolda gördüğümüz tüm Kadıköy belediye başkan adaylarının afişlerindeki tasarım ve cümleleri eleştirip kendimizce konuşuyorduk. Sıra inmeye geldi, önden indim eşyaları almak için… Arkadan bozuk para yüzünden bir tartışma yaşandığını görünce geri döndüm. Konu uzadı. Polis geldi. O sırada ezan başladı. Taksi şöförü birden düğmesine basılmış gibi ‘dinsiz, kitapsız bunlar…’ diye bağırmaya başladı. Bu kanıya varabileceği hiçbir cümle kurulmamıştı oysa. Sonrası bende biraz flu. Son hatırladığım ellerim adamın iki yakasındaydı. İki memurun korku dolu ve çaresiz gözlerini hatırlıyorum. Adamın yaptığının nereye varacağını anlamanın çaresizliğiydi. O bakışlarla bir an durdum. Sanırım anlatabilirim duygusuyla başladım uzun ve  kendimce mantıklı cümle kurma çabalarıma. Detayları hatırlamadığım deli konuşmam, bu saçmalığın boyutunun hepimizi aştığını ve her mahallenin Sivas’a dönebilme tehlikesine işaret ettiğim kelimelerle son buldu.

Dün akşam yedi civarı bağlarbaşında Hilmi Türkmen’in konuşmacı olarak katılacağı ve Validebağ korusu ile ilgili ‘projesini’ anlatacağı sempozyuma valideler gitmeye karar vermişler. Bana da haber verdiler, ama gezi sayesinde tanıştığım çok sevgili kardeşler şehir dışından ziyarete gelmişlerdi. Henüz buluşmuştuk ki telefonum çaldı. Özlem telaşla durumu anlattı. Hemen avukat, duyuru için örgütlü bir arkadaş ve basın desteği için gazete üçgenini ararken, misafirimi de alıp düştüm yola. Yolda karakola götürüldüklerini öğrenince yönümüzü oraya çevirdik. Ulaştığımızda arkadaşlarımızı görmek istedik. Avukat mısınız diye sordular. Hayır dedim. Öyleyse olmaz dediler. Neden diye sordum. Öyle dediler. Bu cevabı kabul etmediğimi ve gözaltı veya tutukluluk durumu mu var ki arkadaşlarımı göremiyorum dedim. Hayır dediler. Karşılıklı şikayet var ve buraya getirdik dediler. O zaman görmemde bir sakınca olamayacağını söyledim. İçeri girdim. Hepsini tek tek gördüm. Hakan’ın kulağı kanıyordu. Makinasını almışlar. Karakolda nedense içilecek su ve kullanılacak tuvalet yoktu! Ufak bir şey değildi atlattıkları. Bunu daha sonra ortam biraz sakinleyince dinleyecektim. Onsekiz arkadaş, onikisi kadın ve onikinin dokuzunda validebağ kelimesinin her harfi yazan tişörtlerle pasif eylem için salona girmek istemişlerdi. Binanın dışında zabıta, güvenlik ve sivil giyimli kim oldukları belli olmayan kalabalık bir grup tarafından darp edilmiş, merdivenlerden yuvarlanmış, canlarından çok onurları acımıştı. Arkada bitiveren polis, çevik sivil kızlı-erkekli memur toplamı belki de gözdağının verildiğinden emin olunca, bir linci şimdilik kendince önlemişti. Yüzlerindeki kırgınlık bundan, korku ve kızgınlık ise yerde düşmüşken yüz kadar kişinin, ‘dinsizler’ en hafifi olmak kaydıyla, sözle ve hırpalamak adı altında tacize girebilecek hamlelere maruz kalırken neden bu kadar az kişi olduklarını kendilerine sormalarındandı. Oysa soru, onların kendilerine değil bizim kendimize sormamız gereken bir soruydu. Tabir yerindeyse kendi çöplüklerinde horozların dikleneceğini bile bile kuzuyu kurda bırakıvermiştik. Naifliğimizi ve her defasında bu kadar da olmaz, yapmazlar diye düşünebilme gücümüzü kaybetmemek uğruna mı böyle olmuştu yoksa örgütlenmeyi, yol çizmeyi, öngörü geliştirmeyi mi becerememiştik bilemiyorum. Bu sorunun cevabını birarada veya tek tek bulmalıyız sanırım. Aslolan yaşam diyorsak, ne feda olmalı ne feda etmeliyiz. Bir daha asla! Ne bir insan, ne bir ağaç, ne bir sincap! Ne devrim, ne başka birşey uğruna kimse ölsün istemiyorum. Benim ölü değil, yaşayan herkesin kendi hayatının kahramanı olduğu kardeşlerim olsun artık. Bugün yetmişlerinde bir tanıdığıma dediğim gibi, sizin Deniz’leriniz bizim Berkin’lerimiz… İstemiyorum bu acıyı kimseye miras bırakmayı.

Validebağ’da milletvekiline kafa tutan hanım sivilimiz bu sefer de sahada, arkadaşlarımızın kollarını büküp, konuşmayı öğretmekle tehdit etmekteydi. İşin en tatsız yanı ise karakolun önünde beklerken, yanaşan arabanın içine eğilip yavru kedi edasıyla ‘Avukat mısınız?’ diye sormamla, sokak lambasının bile aydınlatamadığı yüzüyle hayırı yapıştırması ve benim kendi salaklığımla yüzleşmem aynı anda oldu.

Sonra mı?

Avukatlar, incinmiş ama boyun eğmeyen ruh kardeşler toplaştık. Bunu gören kalkanlı maskeli çevikler barikatı kurdu. Haliyle benim de sorularım oldu. Arkadaşlarımız hem şikayet edilen hem de şikayetçi ise neden sigara içmeye çıkamıyorlar? Tuvalet? Bu ay vereceğim vergiden düşeceğim olmaz bu kadar, bir bardak su verilmez mi? Darp edilmiş arkadaşlarımızı darp edenler nerede? Arkadaşlarımızdan kim şikayetçi olmuş? Karakolda neden ve ne hakla fotoğraf makinasının kayıtlarını sildiniz? Şimdi çevik tam olarak kimi kimden koruyor?

Arada sorulara da muhatap oluyorum.

-       Evet. Bunun sanatçı olmamla ilgisini kuramadım?

-       Hayır işsizlikten değil. Ayrıca işim var. Yok daha neler, kariyerime burdan devam etmek?

Şikayet edenler nerede?

-       Onlar başka karakoldalar, güvenlik sebebiyle.

Bu cevaptan kısa bir süre sonra, sırtında zabıta yazan montlu dört kişi giriş yaptı Doğancılar’a.

Onları bir daha görmedim.

Sonra hastaneye doğru yola çıkıldı. Karakoldan çıkarken alkışlandı arkadaşlarımız. Cesaretleri kutsandı. ‘Devrim’ yolunda bir apolet konduruldu yakalarına. Ürkek bakışlarını devrimci gülüşlerine sakladıklarını gördükçe içim yandı. Ben alkışlayamadım. Kollarımı kendime sardım.

Bir düğün konvoyu edasıyla gidilen yol… Varılan hastanede süreç bir o kadar uzun sürdü.

Deniz’le konuşurken, durumun saçma gerçekliğine yükleyemediğim anlamı, komikmiş gibi yaptığımız konuşmalara sıkıştırmaya çalışırken, bir hıçkırıkla çevirdim kafamı. Genç bir adam kollarını sarmış kendine için için ağlıyordu. Kendisine sakin olmasını söyleyen yanındakilere sordum ne oldu diye, yirmi yaşındaki kardeşi ölmüştü.

Önce elini tuttum, sonra kollarını gevşettim, sarıldım, başımı omuzuna koydum. Artık acısını akıtıyor, ağıdını yakıyordu. Rıdvan’dı kardeşinin adı. Kendi adını sormadım. Ağladıkça rahatladı, rahatladıkça anadilinde ağladı. Ne dediğini bilemedim ama anladım. Tek gerçek ve anlam o andı.

İfadeler için karakola dönüş.

Saldırı gerçek, saldırı aleni. Saldırı kanıtlı. Gözaltı yok. Tutuklama yok. Dolayısıyla ‘serbest bırakılma’ yok. ‘İki taraf’ için de. Tüm gazetelerde böyle haber olmasına rağmen, olan tek gerçek, karakol sürecinin bilinçli olarak yavaş işletilmesi. Bu algımızı ‘tutsaklık’ kavramına yerleştirmek, korkutmak, hedef şaşırtmak. Sonra mı? Zaman tünellerinde ‘trendtopic’e bile giremeyen başlıklara sıkışarak içi boşalan haykırışlar. Düzenlenen yürüyüş ve basın açıklamaları. Sormayı unutturulan sorular. Hayır! O görüntüler buraya gelecek! Kim kime eziyet etmiş bilinecek!

Eve geç döndüm, ne anahtar, ne başka bir şey yoktu öylece fırlamıştım. Evde bir zılgıt bekliyordu beni. Salak mıydık biz? Gandhi ölmüştü, hâlâ ne umuyorduk? Ali İsmail döve döve öldürülmüştü! İşte o an dişlerimi sıktım. Evimde, korunaklı alanımdaydım ağlayabilirdim. Ama yalnızım. Yine de tutmaya çalıştığım gözyaşlarım akarken şöyle fısıldadım; ‘ biliyorum, ama onlara benzemek istemiyorum. İstemiyoruz.’

Dünyanın ve yaşadığım coğrafyanın tarihine atılmış yüzlerce acı çentiğinin, benim için taze tanıklığı olanı Sivas’tır. Dün sokakta, bugün bir ‘uluslararası toplantı’da bu endişeyle yaşamak bundandır. Takunyayı postal etmişlerin intikam naralarında boğulmayı reddediyorum.

Hukuk don lastiği gibi çekiştiriliyorsa bugün, yasayı yorumlama işini keskin zekalar üstlenecek! Hepimiz yeni bir ‘yol haritasında’, rozetle aidiyet edinerek ‘örgütlenmek ve örgütlemekle’ yetinmeden, ezberleri bozarak sorular sormaya devam edeceğiz. Gazetecilikten, sosyalmedyaya, bildiriden, slogana, yöntemden araca yeniden kuracağız dilimizi. Bir daha ‘zaman aşımlarında’ dağlatmayacağız vicdanlarımızı. Yırtık ayakkabılarda acıları ihlal etmeyeceğiz.  Birbirimizi ‘18’ bırakmayacağız.

Çok incindik, incitmemeye söz vermişler birleştik.

yine de sen bilirsin

22/11/2014

Konservatuvara girme sebebim, kendi tiyatromu kurma hayaliydi. Aynı hayali taşıyan yol arkadaşımı bulunca önce hayatlarımızı birleştirdik, sonra tiyatromuzu kurduk çıktık yola. Sene 2009. İlk iki yılın sonunda devlet ödeneğine biz de başvursak mı dedik ve vurduk. Listede yoktuk. Ben hariç herkes normal karşılamıştı bu durumu, çünkü hiçbir ‘bağlantımız’ yoktu. Bir sabah kalkıp Ankara Güzel Sanatlar Müdürlüğü’nü aradım. Gerçekten torpil gerektiği için mi alamadığımızı sordum. Bir de torpil için kimleri tanımamız gerektiğini. Evet aynen bu kelimelerle. İlk başvuranlara verilmiyormuş öğrendik. Eşim bu konuşmadan sonra mimlenip bir daha hiç alamayabileceğimizi söyledi ve böyle konuşmaları benim yapmamam gerektiğine karar verip devam ettik. Sonra 2012 deki başvurumuzla listede adımızı gördük sevindik. Hayatta herşeyin kuralına uygun yapılmasına özen gösterdiğimiz için titiz bir dosya hazırladık. Elbette her topluluk gibi alınan paranın üstünde harcama çıktı ve ticari olarak tiyatro henüz kendini bile çevirmiyordu. Üstüne prömiyer günü oyunu bırakan oyuncular…  Yerine imdada yetişen iki arkadaşımız… Ancak yeni bir prova süreci, kostüm yapımı derken harcamalar şişti. Bu süreçte anladım ki tiyatro sahibi olmak aynı zamanda ticari bir bakış açısına da sahip olmak demekti. Bu çok sıkıcı.

Ney değil zurnaGelelim zurnanın zırt dediği yere; 2013-2014 listesine. Geçen sezon pek parlak geçmemişti, çünkü setlerin sömürü düzeninden o kadar sıkılmıştım ki 2012 Haziran’ında bir süre dizi yapmamaya karar verdim. Tiyatro kendine bakmayı öğrenmek zorundaydı. Ailelerimizin ve dostlarımızın desteği ile hayatımızın harcamalarını kısarak, ‘küçülerek büyüme’ yolunu seçtik. Kendi mekânımızı açmak hayali bu sene de kalmıştı. 2013 Mayıs’ında başlayan toplumsal çığlık hepimizin sesiydi. Sürekli hayallerimizi suya düşüren ve bizleri hep belirsizlikte bırakan bu sömürü düzeninden bıktığımızı söylemek için sokaklara döküldük. Ya, biz insanoğlu ne kibirliyiz! Kendimizi öyle bir noktada görüyoruz ki Mayaların bitiş dediği şeyi bile bir anda patlayıp bitecekmiş kadar kolay sanıyoruz. Milyon yılın diyeti var yeryüzünde. O kadar kolay mı olur sandık! Olmaz. Olmayacak. Önce herşey bir açığa çıkacak. Sap-saman ayrılacak. Bizler farkedeceğiz. Kendimizi ve çevremizi tanıdıkça acı içinde gerçekleri göreceğiz. Bu süreci atlatabilenler yeni düzen söyleminde yerlerini alacaklar. Umarım başedebilenlerden oluruz.

Haziranın ilk günlerinden itibaren her yerde fişlemeler konuşuluyordu. Örgütlü bir sistem elbette örgütsüz bu kalabalığı nasıl maniple edeceğini biliyordu. Ne de olsa ‘kaos, hükümetlerin işine yarar’ demiş Foucault. Haklıymış. Yaşadık, yaşıyoruz…

Biz buna aldırış etmeden bu sene de başvurumuzu yaptık. Biz dosya verelim de, çıkar çıkmaz o zaman düşünürüz dedik. Ama bugün yaşananları hayal bile edemezdik. 1 Ekim’de çıkan bir gazete haberi ile kendi camiamız sarsıldı. Ben hemen Güzel Sanatlar Müdürlüğü’nü aradım yine. Bu haberin nerden çıktığını sordum. Cevaben onların bile böyle bir durumdan haberi olmadığını öğrendik. Haber Cumhuriyet gazetesinde çıkmıştı. Haberi yapan gazeteci Ankara kulislerine yakın bir isimdi. Gazete kimin? Bu habere hemen atlayanlar, kendini de o yasaklı listenin içine koymanın PR açısından şahane olacağını düşünenler vs. Benim kafam biraz ters çalışır. Niye böyle bir haber çıktığını düşünmeye başladım. Ne zaman ortaya debisi en hızlı yükselebilen popüler bir konu çıksa, arkasında mutlaka saklanması gereken daha büyük bir hikâye olduğunu düşünmüşümdür. Tüm Shakespeare oyunlarında olduğu gibi.

Ve tepkiler doruk noktasına ulaşınca baht dönüşü gerçekleşti. 15 Kasım’da ödenek alanların listesi açıklanınca yer yerinden oynadı bizim camiada. İstisnasız, başvurup alamayan herkes, hatta başvurmayanlar bile mağdur tarafta yerini alabilmek için sıvadı kolları. Öyle talihsiz açıklamalar yapıldı ve halen de yapılmakta ki sanırım dönüşü olamayacak! Seyirci algısında ödenek alan tiyatro ‘hükümet borazancısı’ oluverdi bir anda. Kolay kolay da değişmez. Bizim açımızdan sorun yok. Hükümetler gelir, hükümetler gider. Fakat her zaman en yüksek kademeden ödenek almaya alışık tayfa seyircide oluşan bu algıyı sonra nasıl kırar?

Çıkan olaylarda sus pus olan penguen medyada bile bu konu dönüyordu. Düşündürücü. Ve bir anda alanlar-almayanlar diye bölündük. İlk haber çıktığında tahmin ettiğim noktaya çok hızlı geldik. Süreç benim için hızlı ve çok can yakıcı geçti. Çünkü yere göğe koyamadığım büyüğüm, duayenim payesi verdiğim insanların öyle hallerini gördüm ki yakıştıramadım.

Açıklama için bir buçuk ay bekleyen yetkililer protokolü iki günde gönderdiler. Hiddeti ve şiddeti artan tepkilerin arasında aklımıza sahip olmaya çalışıyorduk. Demiştim ya biraz didikçiyiz diye. Ben şehir dışındayken gelmiş protokol ve eşim her satırını okumuş. İlk bomba kapak sayfasından, sonra 14. madde! Alanları alamayanlardan daha mağdur duruma düşüren madde!

Dönünce okudum inanamadım. Hemen herkesi uyarmalıyız dedik sarıldık telefonlara. Ulaşabildiğimiz herkese söyledik. Bir yandan toplantı çağrısını aldık. Her ne kadar çağrı ‘yardım alamayan gezi eylemcileri, muhalif bağımsızlar’ için yapıldıysa da orada olmayı görev bildik. Herşeye rağmen. Bu fikrimizi anlatmak için ödenek alan arkadaşları da haberdar ettik. Hadi dedik madem öyle belki bu sefer olur. Örgütlenmeyi, birlik olmayı başarabiliriz. Ancak sistem bizi o kadar iyi analiz etmiş ki bunun olmayacağını bilerek yazdığı senaryoda her şey onun beklediği gibi ilerledi. Bazı telefon konuşmalarında şunları duydum; ‘şimdi ağlayanlar zamanında kendileri bizim üstümüzü çizmişlerdi niye gelelim’. İyi, ama dedim bu kurgulu bir oyunsa hepimize oynanan intikam zincirini kırmak, oyunu bozmak ancak çözüm olur yoksa bu kısır döngü bitmez. Kimi net kimi yuvarlak laflarla geçiştirdi beni. Sonuçta konuştuklarım toplantıya gelmedi. Olsun biz gittik. Oradaydık. Gitmeden önce ters çalışan kafamız 14. maddenin bu kopan fırtına için yeterli olmayacağını düşündürttü bize. Hep kimlerin alamadığını dinledik tüm gazetelerde, aldığımız için neredeyse özür dileyecek kıvamda ezilen bir küçük grup ne yapacağımızı bilemedik. Sonra sahi bizim sesimiz neden az 67 grup var listede dedik. Başladık eşimle araştırmaya. Büyük balık meğerse bu listedeymiş. Paris metrosu tadında şirket ilişkileri, yurtdışı bağlantıları derken, aldık hazıladığımız dosyamızı elimize, koyduk cebimize umutlarımızı düştük yola. Umutluyduk. Ne de olsa çözüm önerimiz ve çıkış yolu için kafamızda stratejimiz vardı.

Toplantı nasıl mı geçti? Körler sağırlar birbirini ağırlarken ben kanayan kalbimi dağlamak için yollara düştüm. Kim derdi ki dünyanın en güzel salonlarından birinde, çocukken oyun izleyip oyuncu olma hayalleri kurduğum yerde, gün gelip inandığım tüm değerleri bırakıp çıkacaktım. Sevgilime ve dostlarıma beni teselli etmek düştü.

Söz alıp tüm bunları paylaştım. Ama havada uçuşan tüm ünlü isimler birleşip oyun yapalım fikri mi dersin, sokaklara çıkalım, orayı burayı işgal edelim, vay efendim tiyatrodan üç insan neden ordaymış neden istifa etmemişler neden posta koymamışlar falan filan. Hatta başvurmayanlar bile aldı sazı eline kustu içindekileri. Ne de olsa ülkenin yüzde doksanı faşist ve herkes sırasını bekliyor. Ayrıca sonradan öğrendik ki geçen sene de aynı insanlar varmış kurulda. Yani bu sene almadıkları için isyan edenlere geçen sene ödenek veren o kurulda. Verince iyi, alamayınca kaka. Sanki gerçek karar mercii kendileriymiş gibi. Bürokrasiyi bilmiyormuşuz gibi. Bunu herkes biliyor. Kuruldan birinin yaptığı yazılı açıklamayı da alt metinsiz okuyan kitle vurdu babam vurdu. Geçen sene de daha önceki yıllarda da alamayan çok grup vardı. Niye o zaman kimse sesini çıkarmadı? Ayrıca şu soruyu da sormadılar kendilerine, ‘ya biz çok kalabalık değiliz ki alamayan bu kadar çok grup varsa listeyi kimle doldurdular?’. Soramazlardı çünkü mağduriyetlerine öyle tutunmuşlardı ki ‘ama bu yıl acımız daha büyük’ dendiğinde hayır dedim bu yıl acımız daha popüler!

Tüm bu cümlelerin alt metni şu demek;

‘Ben bilmem kimim, bana nasıl vermezler?’ ‘Bilmem kaç yıldır alıyorum şimdi nasıl vermezler?’

Tabi bizim sunduğumuz dosya duyulmadı bile ve toplantı notlarına şu cümlelerle geçti:

‘Karmadrama, 14. maddenin yine altını çizdi ve alamayan gruplardan kardeş tiyatro seçmeye…’

Oysa bulduğumuz ipuçları ki biz sadece profesyonel grubu inceledik. Üzerinde durulması gereken en önemli noktaydı. Ayrıca daha üç grup var incelenesi; çocuk, geleneksel ve amatör. Bu yıl ve geçmiş yıllar, hatta sinema-senaryo ödenekleri ve hatta 2010 kültür başkenti hibelerinde sürekli gezinen dedikodunun belki de açığa çıkması için, hatta soruşturma başlatılıp tüm hibe fonlarının araştırılması ve elbette bu haksız gidişe çomak sokabilmek için sonunda ele geçen bir fırsattı. Burdan başlanmasının gerektiğini söylediğimde kimse duymadı veya duymak istemedi. Belki toplantı sonrası jeton düşer dedik, yoo yanımıza da gelen olmadı. Biz de çıktık avukata, oradanda gazeteci randevusu alıp gittik.

Dilerim hayal ettiğimiz şeffaf ve adil bir dünya için bir adım atılır.

Kibir ve açgözlülük tüm algıları kapamış. Bir yanda intikam ateşi karşılıklı harlanmakta. Zaten alev alması çok kolay bir topluluğun ortasına bir cam kadar şeffaf ve aleni bir yem attılar. Yemi görmek yerine camın yangın çıkarmasına izin verdik. Yangın çıktı, hâlâ birbirimizi yiyiyoruz. Oysa zamanında bize ipucunu yine bir yangın merdiveniyle verdiklerinde yine sesimizi duyan olmadı. Meğer merdiven bu günler içinmiş! Ama fıkradaki gibi bizim kazanın başına nöbetçi dikmeye gerek yoktu. Çünkü alan-almayan, veren-vermeyen, başvuran-başvurmayan herkesin öyle veya böyle birbiriyle bir derdi vardı ve kim tırmanacak olsa bir diğeri aşağı çekecekti. Toplantının sonlarına doğru yıllardır salon ve festivalleri kapatarak tröstleşen bir tiyatro prodüksiyonu “salon bulamıyoruz, herkes elini taşın altına koymalı” deyince bizde ipler tamamen kopmuş oldu. Farkettik ki ödenek alıp almamak tiyatronun çok ama çok küçük bir problemiymiş. Ödenek alan ve süreçten rahatsız olan küçük bir başka grup, o kadar küçük ve egoluydu ki, sanırım bizim gibi popüler olmayan bir grupla aynı metnin altına imza atıp atmamayı uzun süre düşünüp vazgeçtiler. Bir zamanlar akan damın altına koydukları kovaları unutarak. Şimdi para kazanırken bile oyuncuya parasını vermemekle bu mesleğe en büyük ihaneti ettiklerini unutarak. Haklılar. Ne de olsa kendileri halka ilişkilerci. Şimdi daha uzun soluklu düşünüp en iyi rant stratejisini uygulamayı bekliyorlardır.

Sözün özü hep beraber sınıfta kaldık. Sanat komplosu kitabını okuduğumda sarsılmıştım. Sanatın dünyayı kurtaracağını daha iyi bir yer yapacağına duyduğum inanç tam bir saçmalıktı. Sanat, diğer herşey gibi kapitalizme hizmet eden bir rant kapısıydı. Bizdeki izdüşümü bu olmasın diye çok uğraşıyoruz. Ödül ve popülerlikten uzak durarak. Kendi ödül törenimizi düzenleyerek duruşumuzu gösteriyoruz. ‘Körler sağırlar birbirini ağırlar’ adı altında verdiğimiz ödülleri ailemize, eşimize, dostumuza, komşu sanatçılara, apartman komşularımıza, mahalledeki esnafımıza filan veriyoruz. Hatta dileyen herkes listeye adını yazdırabiliyor.

En acısı bu şehrin öte yanı hiç yokmuş gibi davrananlara büyük hayranlık duyan, ülkenin dört bir yanında tiyatro tutkusuyla yanan insanlar, kendilerini nasıl bir enkazın beklediğinden habersiz sahnede yanıp tutuşuyorlar.

Ayıbımız büyük. Ayıplarımız çok.

‘Size nasıl geliyorsa’ demiş ya yazar. İşte ne anlarsanız o.

Biz kendimizi çok önemli ve büyük görmeyi bıraktığımız gün, her ne iş yaparsak yapalım işin tüccarı olmadığımız gün, ekmek yediğimiz sofraya bıçak sokmadığımız gün; bu iş olur.

Belki bir gün. Bir gün mutlaka. Mümkün.

‘Görünür olmak ya da olmamak. İşte bütün mesele bu.’ mu olmalı?

22 Kasım 2013, Cuma